2018 – 2019 Adli Yıl Açılış törenine katılan başta sayın cumhurbaşkanımız olmak üzere yasama, yürütme ve yargı organlarının kıymetli temsilcilerini, Kıbrıs Türk Yargısının 3 ana unsurundan savunmayı temsil eden Kıbrıslı Türk Avukatları adına saygı ile selamlarım.

***

İsmi, “sorun” kelimesiyle bir isim tamlaması haline gelen bir ülkede doğduk, büyüdük, yaşıyoruz.

Kıbrıs’ta nesiller değişiyor ama bir türlü çözüme kavuşturulamamış olan “Kıbrıs Sorunu”’nun özellikle Kıbrıs’ın kuzeyinde toplum ve kişiler üzerinde yarattığı “geçicilik” duygusu değişmiyor.

Neden özellikle Kıbrıs’ın Kuzeyi? Çünkü, yakın tarihimizi oluşturan olaylar sinsilesi sonucu, Kıbrıs’ın kuzeyindeki Kıbrıs Türk Toplumu, “uluslararası hukuka” ve “uluslararası topluma” entegre edilememiş bir yapı içerisinde kaldı.

Neden geçicilik duygusu? Çünkü, özünde mevcut sürerdurumun sona ermesi neticesini taşıyan “çözüm” beklentisi, Kıbrıslı Türklerin  üzerinde yaşadıkları dönemin geçici olduğuna ilişkin bir inanç yarattı. Bir nevi “arafta kalma” durumu gibi.

Hayatını böyle bir geçicilik duygusu içerisinde sürdüren bir toplumun ve böyle bir topluma mensup kişilerin geleceğe bakışı da farklı oluyor haliyle.

Siyasi ve hukuki yapısı tartışma konusu olmayan gelişmiş ve çağdaş bir düzen içerisinde yaşayan kişiler, geleceklerini ve hedeflerini belirlerken, mevcut durum üzerinden öngörüde bulunma şansına ve rahatlığına sahipken; bizde geleceğe ilişkin hakim olan duygu “belirsizlik” oluyor maalesef.

Kendi elimizde olmayan sebeplerle şiddetli bir şekilde içine çekildiğimiz ağır ekonomik kriz ve uzun zamandır yaşadığımız toplumsal erime süreci, Kıbrıslı Türk toplumunun bir çözüme ve uluslararası hukuk tarafından tanınan bir yapıya dahil olma ihtiyacının, bir zorunluluk haline geldiğini açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

***

Peki, bu (çözüm) gerçekleşene kadar (eğer gerçekleşirse tabi), Kıbrıslı Türkler ne yapacak?  Hayat devam ediyor. Az önce belirttiğim gibi nesiller değişiyor. Kıbrıslı Türkler, kendilerinin ve çocuklarının yani gelecek nesillerin bu ülkedeki geleceğini sağlamak adına ne yapabilirler?

Aklıma gelen tek bir cevap var: ”Üretmek”. Bu ülkede yaşayan herkes kendi alanında, kendi imkanları, yeteneği ve bilgisi elverdiğince, iyiniyetle ve çalışkanlıkla ürettiği takdirde, bu sıkıntılı dönem, daha yaşanılabilir günlere evrilebilir diye düşünüyorum, ya da böyle düşünmek istiyorum.

Yeni dönemde seçilen Barolar Birliği ve tüm Mahalli Baro yönetimleri ile komitelerimizde görev alan tüm meslektaşlarımız, bu yaklaşım ve inanç  ile hareket etmektedir.

Bu dönemde Baroların temsiliyeti, oldukça genç bir avukat jenerasyonu tarafından gerçekleştirilmektedir. Bu avukatlar, tamamen gönüllülük esası ile, kendi profesyonel uğraşlarının yanısıra gerek mesleğin gerekse toplumun ortak faydası için üretim çabası içerisindedir.

Barolar Birliği ve tüm  Mahalli Barolar olarak geçtiğimiz 6 aylık dönemde yasama ve yürütme organlarından gelen pek çok yasa veya tüzük çalışmasına teknik katkı koyduk. Mahkemeler ve özellikle usül ile ilgili mevzuatla ve ayrıca  kendi yasamızla ilgili çalışmalarımız devam ediyor. Meslek içi eğitim ve toplumsal duyarlılık anlamında kayda değer faaliyetlerimiz/projelerimiz oldu.

Tabii işin sonunda neler yapabildiğimizi, başarılı olup olmadığımızı zaman gösterecek. Ama iyiniyetle birşeyler üretmek için uğraştığımızı samimiyetle söyleyebilirim.

***

Peki hukukçular ne üretebilir?

Hukukçular çok şey üretebilir.

Hukukçuların iyiniyetle çalışması, adalet, demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü, toplumsal cinsiyet eşitliği gibi idealleri sağlar veya bunları korur ve güçlendirir. Bu kazanımların, bir toplum için fiziksel ihtiyaçlardan daha önemsiz olduğunu kim söyleyebilir ki? Bu ideallerin sağlanması elbette ki tek başına hukukçuların elinde değildir ama bu işin mutfağında çalışan veya başka bir deyişle sahada olan, hukukçulardır.

Biz kendi alanımızda, kendi bilgi ve yeteneğimiz elverdiğince üretelim. Bu elbette ki emek ve fedakarlık da gerektirecektir. Ülkedeki tüm kesimlerin aynı şeyi yaptığını düşünelim. Hiç iyileşme sağlayamaz mıyız? Bu geçicilik duygusundan kurtulamaz mıyız? Benim ümidim var…

Üretimin önünü açabilmek, üretim için toplumun tüm kesimlerini motive etmek adına elbette ki yapılması gerekenler var. Bu noktada devlete düşen çok şey var.

***

Her şeyden önce ve herkesten önce devletin kendi üretim verimliliğini yani hizmet verimliliğini gözden geçirmesi gerekmektedir. Bu gözden geçirme yapıldığında ortaya çok hoş bir tablonun çıkmayacağı açıktır.

KKTC Devleti, uzun bir zamandır “liyakat” ilkesini terk etmiş görünmektedir.

Oysa “kamu personel rejimin” temel taşı “liyakat ilkesi” dir.

 Liyakat, evrensel bir değerdir. Niccolo Machiavelli de en ünlü eseri ‘Prens’te liyakatın öneminden bahsetmektedir; Mevlana Celaleddini Rumi, Mesnevisinde de.

Ortaçağdan bugüne tüm düşünce sistemlerinin ve buna bağlı olarak gelişmiş devlet yapılarının “liyakat” temelinin üzerinde yükseldiği görülür.

Aslında zor veya karışık bir mefhum da değildir liyakat. “Bir görevin veya mevkinin, layik olana; hak edene verilmesi” özlü düşüncesine dayanır.

Kamu görevine girişte ve yükselmede liyakat ilkesi işlemezse görev ve makamlara yetenekli, bilgili kişilerin yerine; niteliksiz kişiler gelir veya yükselir. Böylece hem o noktadaki hizmetin niteliği/kalitesi kaybedilir; hem de niteliksiz bir kişi tarafından geçilen liyakatlı kişilerin, sisteme yapacakları katkı, motivasyon kaybı ve haksızlığa uğrama duygusu içerisinde kaybolur gider.

Durum acildir!

KKTC yurttaşlarının KKTC Devletine olan inanç ve bağlılığının dibe vurduğu  bir dönemi yaşıyoruz. Ülke, sırf bu sebeple dahi büyük sıkıntılara ve tehlikelere gebedir.

Uluslararası tanınmışlık başka bir meseledir. Toplum bireylerinin kendi devletini bir üst çatı olarak görmesi ve benimsemesi, aidiyet hissetmesi başka birşeydir.

İnsanların devlete olan inancını yitirmesindeki en büyük etkenlerden birinin Kamudaki liyakat sorunu olduğuna inanıyorum.

İvedi olarak, kamu bürokrasisindeki bütün kötülüklerin anası olan üçlü kararname yönteminin terk edilmesi ve üst kademe yöneticilerinin liyakata ve objektif kriterlere bağlı olarak atanmasının sağlanmasından başlayarak; tüm kamu personel rejimi içerisinde liyakat ilkesini etken kılmamız gerekmektedir.   Bunun devletin dirilmesini sağlayacak en büyük adım olduğunu düşünüyorum.

***

Liyakatla ilgili söylediklerimden Yargı Organı da müstesna değildir.

Barolar Birliği olarak daha önce de yaptığımız açıklamalarda vurguladığımız gibi, yargıç tayin ve terfilerinin gizli oyla ve herhangi bir gerekçe içermeksizin yapıldığı; mesleğe giriş ve yükselmenin objektif ve önceden belirlenmiş kriterlere bağlı olmadığı; istatistiki verilerin ve özellikle dava bitirme sayılarının ön plana çıkarıldığı inancıyla hareket eden genç yargıçların ciddi bir yarışma ve sert bir rekabet duygusu içinde meslek icra etmelerine sebep olunduğu; atanan, terfi eden veya tam aksine atanamayan ve terfi alamayanların bunun sebeplerini tam olarak bilmediği; tüm bu sebeplerle mutsuzluğa ve endişeye sebebiyet veren mevcut sistem savunulabilir nitelikte değildir.

Yasal düzenlemenin buna olanak sağlaması, bu sistemde ısrarcı olunmasını haklı kılmamaktadır.

Ülkedeki tüm kamu personel atama ve terfilerinin yargısal denetimini yaparken objektif kriter ve gerekçe arayan yargı organının; kendi uygulamalarında bunu gerekli görmemesi, üzerinde düşünülmesi gereken ciddi bir sorun olarak ortada durmaktadır.

Bu noktada, olması gerektiği gibi sadece eleştiri yapan değil; aynı zamanda çözüm önerisi yapan bir Kurum olarak, yargıda objektif kriterlerin ne olabileceği hususundaki bir çalışmayı çok yakın bir süreçte başlatacağız.

***

Bu konuyla ilgili son olarak şunu söylemek istiyorum.

Devlet kutsal değildir!

Yargı da kutsal değildir!

Devlet adamlığı, Yargıçlık veya avukatlık da kutsal birer meslek değildir!

Kutsallaştırmanın, uhrevi ve dini kökenleri ile laik devlet düzeni içerisinde yeri yoktur.

İlla ki kutsal olan bir şey arayacaksak… Kutsal olan insandır! Kutsal olan sadece insan olmak hasebiyle sahip olunan haklardır!

 

Unutulmamalıdır ki; devlet tüm kurum ve erkleriyle insan için vardır, insanın hizmetindedir ve asli görevi bu hizmetleri verimli, kaliteli ve adil bir şekilde sunmaktır. O yüzden, daha iyiye gitme noktasında yapılan eleştirilere kulak verilmeli, daha iyisi için çaba sarfedilmelidir.

***

Evet…. Bir Adli Yılı daha açıyoruz. Ben son günlerde meslektaşlarım arasında küçük bir anket yaptım. Adli yılın açılmasını ister misiniz diye… Cevap “hayır” çıktı.

Gerçekten yarı şaka yara ciddi de olsa, avukatlar kendilerini yeni bir adli yıla hazır hissetmiyorlar. Yargıçlar hazır mı? Onlar adına konuşmayım. Peki bu hazır hissetmeme duygusunun sebebi nedir? Bunun sebebinin adli yılın yoğun, yorucu, zorlayıcı temposu içinde sarfedilen büyük emeklerin karşılığının alınamadığı inancı olduğunu düşünüyorum…

Avukatlar, mesleklerini icra ederken, mesleklerini icra ettikleri tüm sahalarda büyük zorluklarla /engellerle karşılaşmaktadır. Bu zorluklar ve engeller,  bazen mevzuattan, bazen kötü uygulamalardan bezen de fiziksel eksiklik ve yetersizliklerden kaynaklanmaktadır.

Bir meslek örgütü olarak bunlarla mücadele etmek elbette öncelikle bizim ödevimizdir; ancak unutulmaması gereken bir husus da bir avukatın karşısına çıkarılan engelin aynı zamanda hakkı aranan yurttaşa çıkarılmış olduğudur. Bu bağlamda, avukatın hak arayışının /meslek icrasının önündeki engelleri kaldırmak aynı zamanda devletin de ödevidir.

Bu konudaki taleplerimizi ilgili kurumsal muhataplarımıza (örneğin polis müdürlüğü, cezaevi müdürlüğü gibi) iletmeye başladık. Önümüzdeki dönemde de bu konunun tüm muhatap kurumlar nezdinde takipçisi olacağımızın bilinmesini istiyorum.

Az önce liyakatla ilgili söylediklerimin gerçekleşmesi, yargı hizmetlerinin iyileşmesi için tek başına yeterli değildir, Maalesef.

Yargı hizmetlerinin iyileşmesi için bir takım mevzuat yenilemelerinin yapılması şarttır. (ki bunlarla ilgili katkı koymak bizim de ödevimizdir  ve bu ödevi yapmak için çalışıyoruz).

Ama bunun yanında mutlaka ve mutlaka bütçe ve yatırıma ihtiyaç vardır.

Bu kriz ortamında konuyu dönüp dolaşıp bütçeye getirmeye inanın gönlüm varmıyor ama gerçek de bu.

Sayın Yüksek Mahkeme Başkanımız dile getirdi. Mahkemelerin fiziksel ihtiyaçları alarm verme noktasına gelmiştir.

Bina, personel, donanım, ekipman, sistem, araç ve gereçle ilgili ciddi yatırımlara ihtiyaç duyulmaktadır. Başka türlü, hiçbir şekilde adli hizmetlerin etkin ve verimli kılınması mümkün değildir.

Şimdi, “gel de sen bu bütçenin içinde kaynak bul da bu yatırımları yap” denirse, ona da ne söyleyebilirim bilmem ama…. Mutlaka ve mutlaka bir yolu bulunmalı.

Yargı çok önemlidir. Yargı, bir devlet için hayati bir fonksiyondur.

Ve ülkemizde Yargı organı açısından, her şeye rağmen çağdaş hukuk devletlerinin en önemli niteliği olan “yargı bağımsızlığı”  halen mevcuttur.

Bu önemli nitelik, yargı hizmetlerinin çağdaş, etkin ve verimli kılınmasıyla taçlandırılırsa, -ki bu gerçekten mümkündür- konuşmamın başında belirttiğim devletin iyileşmesine ve dirilmesine büyük katkı konacaktır.

Sabrınız için teşekkür eder / Saygılar sunarım…

 

17.9.2018,Lefkoşa

 

Hasan Esendağlı